• Bağlantılarım

BAYRAK

14/10/2008 ·

Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver !
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar.
Yurda ay yıldızın ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün.
Kızıllığında ısındık,
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün.
Gölgene sığındık.

Ey, şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan;
Barışın güvercini, savaşın kartalı...
Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen !
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim !

 
ARİF NİHAT ASYA

ZAMAN ESKİ ZAMAN DEĞİL

14/10/2008 ·

Zaman eski zaman değil
Duman eski duman değil
Katılacak toz kalmadı

Aklınızı vurun taşa
Çözüm aramayın boşuna
Sunulacak tez kalmadı

Gün tükettik rüyalarla
İflas ettik riyalarla
Verilecek poz kalmadı

Budadık yeşil dalları
Yamulttuk bütün yolları
Yürüyecek iz kalmadı

Adama düştü ürkeklik
Madama kaldı erkeklik
Paylaşacak koz kalmadı

Hak sözü işittik duyduk
Yinede şeytana uyduk
El açmaya yüz kalmadı

Hayatımız terelelli
Meşrebimiz çiftetelli
Çalınacak saz kalmadı

UGUR IŞILAK

BEN HAİNMİYİM

24/2/2008 · Kategori: sehitler

1972 doğumluyum...

Şehidim, 1992''den beri....

Komando er olarak Diyarbakır''in Kulp ilçesinde görev yapıyordum.

Devriyeden dönüyorduk.

Ansızın üzerimize el bombaları fırlattılar; kurşun yağdırdılar. Karşılık verdik...

Teröristler kaçtılar...

Baktım ki teğmenim yaralanmış..

Gittim onu kucağıma aldım ve askeri cipe doğru götürmeye başladım.

Ansızın dünyam karardı...

Bir kurşun, kafamin sağından girip solundan çıktı...

Kucağımda teğmenim, yola devrildim...

Kanım toprağa yayıldı...

Ben ne suç işledim?

Ben Şükrü Eraslan...

Tokat'ın Reşadiye ilçesine bağlı Büsürüm Beldesi'ndenim...

Ailem ve akrabalarım düğün dernek ederek yolladılar beni askere...

Milletim ve vatanım için...

Diyarbakır'ın kırsalında bir suikast silahı ile beynimi parçaladılar...

Soruyorum şimdi size: Suçum neydi benim?

Soruyorum Başbakanıma, dışişleri bakanıma:

Ben şehit miyim, hain miyim?

Ben şehit isem beni vuranlar neci?

Millet de sorsun bunu …

Güneydoğu'da yolu kesilen, pusuya düşürülen, saldırıya uğrayan ve bu nedenle can veren askerler suçlu mudur?

Onlar, oralara gidip bu ülke uğruna canlarini vermekle hainlik mi etmişlerdir?

Sakın, bu nasıl soru demeyin...

Bakın iki günde beş arkadaşımı daha vurdular...

Vuranlar mı doğru vurulanlar mı?

Cevabını başbakanımız versin...

Çünkü, bizi hatırlayan yok...

Bütün övgüler, bütün televizyonlar, bütün gazeteler çetecilere...

Öyle değil mi ey halkım, öyle değil mi?

Bize vuranlara devlet töreni düzenleniyor…

Ben Şükrü Eraslan...

Büsürüm Beldesi''nden...

Taşı sıksam suyunu çıkartırdım.

Bu vatan uğruna bin canım olsa binini de verirdim...

Çünkü, biliyordum ki ölürsem şehit olacağım...

Gel gör ki şimdi şaşkınım...

Çünkü, beni Kanas tüfeğiyle vurduranlar; devletimizi yönetenler tarafından neredeyse törenle kabul ediliyorlar...

Bütün övgüler onlara...

Suikastçinin akıl hocalarının siyasi hakkı, kültürel hakkı...

Soruyorum başbakanıma:

Ya benim yaşama hakkım...

Bundan büyük hak olur mu?

Neden kimse onu savunmaz?

Neredesin komutanim?

Ben Şükrü Eraslan! Komando er...

Tokatlı...

Isparta'da eğitimde iken bana ne demiştin komutanım?

Siz bu milletin göz bebeğisiniz.

Ölürseniz şehit, yaşarsanız gazi olacaksınız....

Öyle mi komutanim?

Beni vuranlara, şimdi en üst yöneticiler gülücükler yolluyor...

Kanas silahını kullanan, neredeyse kahraman ilan edilecek...

Herkes onların kültürel haklarının peşinde...

Benim yaşama hakkımı düşünen bile yok.

Neden bizi kandırdınız kumandanim?

Ve neredesiniz?

Resmim size yadigar

Ben Tokatlı komando er Şükrü Eraslan!

Bir nisan günü Kulp'ta, pusuda kaldım...

Şu an o kurşun yarasından daha derin bir yaram var.

Kendimi fena halde aldatılmış hissediyorum.

Binlerce arkadaşım adına...

Kanı ile yeri sulayan; arkasından ağıtlar yakılan

Türk bayrağına sarılı tabutları ile giden arkadaşlarım adına...

Diyorum ki resmime bakın, bir karar verin:

Ben Şehit miyim, hain miyim?.

Serkan Alper
13 / 06 / 2007

benim babam çanakkalede askerdi

23/2/2008 ·

Rahmetli babam askerliğini Çanakkale'de yapmıştı. Gözümü açtığım ilk günlerden itibaren babamdan Çanakkale'yi, Gelibolu, Conkbayırı hikayelerini dinliyordum. Çanakkale benim çocukluğumda ruhumun küçük, fakat derin, kutsal bir bölgesini teşkil eder. Orada çok önemli şeyler olmuştur, bilincimizin haritasında yolumuz oraya düştüğünde kutsal bir alana girecekmişiz gibi, ruhen özel bir hazırlık yaparız.1970'lerin başlarında Beyazıt'ta bir Arap ailesiyle karşılaştım. Çanakkale'ye gitmek istiyorlardı. Yol soran adam "Kayınbabasının Çanakkale'de şehit düştüğünü, kayınvalidesinin vefatından önce kendilerine Çanakkale'ye gidip orada kocasına dua okumaları için vasiyet ettiğini" söyledi. Çanakkale, Anadolu'dan ve İslam dünyasının her tarafından genç-yaşlı binlerce şehidin yattığı yerdir. Milyonlarca evladımız İslam âleminin her toprak parçasında şehit olarak yatıyor. Geçen hafta bir soru üzerine Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "Burma dahil Hindistan'dan Malta'ya kadar 34 ülkede Türk şehitliği olduğu"nu söyledi. Bundan iki ay önce bir toplantıda bir Arap öğretim üyesi, "İslam âleminin her toprak parçasında şehitleriniz var, hiçbir yer size yabancı değildir, buraları bırakıp gidemezsiniz." demişti. Sağcı muhafazakar çevreler her sene Çanakkale Savaşı'yla ilgili anma toplantıları düzenler. Fakat mesele retorik fırtınaları arasında kaybolup gider. Çanakkale bu çevreler için "yeni bir kimlik inşa etmenin basit bir aracı"na dönüşmüş maalesef. Şimdi de güya 1990'larda Türkiye'ye gelmiş bir Japon eğitim heyetinin bize "Çanakkale Savaşı'na bakıp biz kendi milli kimliğimizi inşa ettik, siz Çanakkale'den gerektiği kadar istifade etmesini bilmiyorsunuz" dediği yönünde bir hurafe üretildi. Bu tür hurafeler Çanakkale'den neyi anlamamız gerektiği konusunu karartmaktadır. Genel olarak tarih ve özellikle yakın tarihimizde cereyan eden olaylarla ilgili olduğu gibi Çanakkale hakkında da hâlâ doğru dürüst bilgilere sahip olduğumuz söylenemez. Doğru bir perspektife sahip olmak için doğru bilgilere ve iyi bir tarih felsefesine ihtiyacımız var. İşimize geldiği gibi tarihî olayları derleyip bir araya getirmek hem bir suistimal hem bir tahriftir. Anadolu'nun bütünüyle elden gitmeyişini Çanakkale'ye borçluyuz. Burada ümmetin verdiği şehit sayısı dudak uçuklatacak gibidir. Yüz binlerle ifade edilecek insanı şehit verdik. Çanakkale'de şehit düşenlerin iki önemli özelliği vardı: Biri çoğunluğu itibarıyla gençti, ikincisi büyük oranda medrese öğrencisiydi. Bundan dolayı Çanakkale Savaşı'na "Medreseliler savaşı" da denir. İtilaf devletlerinin üstün silah gücüne karşı kelimenin gerçek anlamında göğsünü siper edenlerden on binlercesi -bir görüşe göre yaklaşık 50 bini- medrese öğrencisiydi. Bunlar çok iyi seviyede ilim ve irfan alan insanlardı. Bu gençler cübbelerini, sarıklarını çıkarıp cepheye koşup şehit düştüler. Savaşın askerî ve politik sonuçları önemlidir, son yıllarda bu konuları açıklığa kavuşturan yazılar yayınlanıyor. Üzerinde pek durulmayan bir nokta var, o da şudur: Osmanlı dağılma tehlikesiyle karşı karşıya geldiği o yıllarda, okuyan kesiminin önemli bir bölümü sorunun çok derinlerde yattığını görmüştü. Osmanlı yepyeni ve güçlü bir zihniyet devrimiyle dirilebilirdi ancak. Bunun için bir yandan Batı bilimi ve düşüncesini öğrenirken, diğer yandan İslam'ın ilim, irfan ve tefekkür mirasını yeniden gün yüzüne çıkarmak istiyorlardı. O dönemlerde Osmanlı gençlerinde, medrese öğrencilerinde inanılmaz derecede bir bilgi açlığı vardı. Ve bu gençlerin ezici çoğunluğu İslamcı bir bakış açısına sahipti. İtilaf devletleri Çanakkale önlerine dayandığında, bu gençlerin neredeyse tamamı öğrenimlerini bırakıp savaşa gittiler ve şehit düştüler. Bu, İslami entelektüel hayatın ağır bir darbe almasına sebep oldu, beşeri potansiyeli toprağa gömüldü. Bu öğrenciler hayatta kalsaydı sonraki siyasi, sosyal ve kültürel durum ne olurdu acaba? Bu sorunun kesin cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.


Ali BULAÇ

ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ

13/1/2008 · Kategori: sehitler

Zeliha kan ter içinde kalmıştı, bir an önce fırından ekmeklerini cıkartıp diğer işlerine bakmak istiyordu. Ekmeğin mis gibi kokusu da etrafa yayılmıştı ne güzel kokuyordu 'ım o anda içi bir hoş oldu ah DEDİ ah Murad'IM, sen de olsan sen ne cok seversin fırından taze cıkmış sımsıcak ekmeğin arasına yağ sürerek o yağlar şakır şakır akarak yemesini Zelihanın içi burkuldu gözlerinden bir iki adamla yaş süzüldü, gitti

O arada oğluna takıldı gözü bahcede koşturuyordu

- Yavrum dedi yavaş ol düşüceksin Allah mufafaza canın yanacak

Bir annenin yavrusunun canı yanınca anneninde yanmazmıydı. O arada Ayşesi geldi aklına sanki karnından benide benide unutma der gibi tekmeler atıyordu.

Ayşem dedi ayşem canım kızım Murad'I GİDERKEN kızım olacak demişti sırma saçlı, zeytin gözlü senin gibi fidan gibi bir kızım olacak İnş Adını ayşe koyun demişt, adı Ayşe olsun onun için Zeliha Ayşem diye severdi.

Yavrularına baktı biri bahcedei birisi karnında ah dedi ah hayırlısı ile bir gelebilsen bir bize sarılabilsen gene gözleri doldu. Ağlamak ile ağlamak arasında kala kalmıştı Zeliha

Sonra ekmekleri geldi aklına aman 'ım yanacaklar dedi hemen fırından almaya koyuldu.

O anda bir telefon geldi. Hayırdır inşa DEDİ kendi kendine içeririden kayınvalidesi seslendi.

Gelin ben bakıyorum sen işine bak.

Ama bir sessizlik oldu sanki bir ölüm sessizliği içi yanmaya başladı 'ım dedi Anama birşey mi oldu yoksa hemen eve koşarken birden seslerin geldiğini işitti sanki bütün köy ayaklanmıştı

Allah'IM HAYIRDIR dedi, bahce kapısına yöneldi sanki sesler gitgide artarak kendilerine yaklaşıyordu. Ama anası da aklına geldi dur dedi bir anama bakayım içeriye yöneldi.

Kapıdan girdiğinde ANAsını öyle gördü taş kesilmiş vaziyette

- noldu Ana dedi noldu.

Annesinden hiç ses cıkmıyordu sadece bakıyodu sanki dünyası kararmış, hayattan geçmiş gibi sadece bir resme Muradının duvarda asılı olan resmine bakıyodu

Ah diyodu Ah Ben nasıl dayanarım buna.

Zeliha şaşırmıştı birden bahceye baktı sanki bütün köy kendilerinde idi.

Allah'IM Allah'IM NOLDU DEDİ NOLDU

AŞKINA BANA DA SÖYLEYİN NOLDU.

Onun bu feryadına anası daha fazla dayanamıyarak olduğu yere cöktü o da feryat ediyodo artık

Gitti kızım dedi gitti Murat gitti. Kör bir kurşuna gitti.

Ana da gelinde dayanacak güçleri kalmadan öylece yığıldılar bütün köy ağlıyodu

sabır diyolardı, sabır ama nasıl nasıl sabır. Bu acıya nasıl dayanacaklardı.

Karşıdan bahceye delicesine giren kayınbederini farketti sanki bir anda 10 yaş ihtiyarlamıştı.

Öylece cöktüler nasıl diyolardı nasıl bu tabut bu bahceye girecek, bu acıya nasıl bir anne, bir eş, bir baba dayanacak.

Daha yeni göndermişlerdi Helallaşarak biraz sevinç, biraz hüzün ama görev kutsaldı bu görevide her Türk genci yerine getirmek zorundaydı.

Ertesi gün oldu Murad'IN TABUDU bahceye indi.

Anne gencecik oğlunu böyle gördüğünde artık dayanacak güçü kalmadan yığıldı. Daha dedi daha dün dünyaya gelmiştin be oğlum, DAHA yeni koşturmuştun, Bana annem diye bak burda ilk kez sarılmıştın, Bu ağaçtan şeftali ağacından düşmüştünde sen de bende ne cok ağlamıştık ah oğum senin o acına dayanamazken ben bu acına nasıl dayanayım.

'ım sabır diyodu sabır

Zeliha ise tabutu gördüğünde Mehmedine sarıldı sıkıcasına ve karnındaki bebesine sanki o küçüçük halleriyle birşeyler anlammış gibi Mehmetdi ağlıyor, Ayşesi ise cırpınıyodu.

Daha kaç senelik gelindi ki o anda ilk gelin gelişi bu bahceye inişi geldi gözüne işte o zaman oda artık dayamadı

Ve yığıldı ben seni böylemi görecektim diye.

Hiç kimse dayanımıyordu baba ise bir anda cöktüğü yerde sadece bakıyordu.

O anda bütün köy, civar köyler

SİZLER

- Şehid anası, şehid yari, şehid babasınız,sizler bu vatanın en kutsal görevini yerini getirirken bir fidanınızı, yavrunuzu kaybettiniz, sizler dimdik olmalısınız, sizler vatanın baştacınız.

Ve bağırmalar devam ediyordu

- ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ

- KAHROLSUN PKK

- KAHRULSUN TERÖR

bU PROTESTOLAR EŞLİĞİNDE Muradına BİR DAHA hiç ama hiç görmemek üzere toprağa verdi anne, baba, zeliha ve cocukları

Zeliha ilk kez topladı kendini ve evet dedi evet benim Muradım'IM BİR VATAn kahramını, Elinde bayrağı kalbinde mURAD'ın sevgisi ve bağıra İSTİKLAL MARŞINI söylemeye başladı. Ve arkasından bütün köy, orada bulunan herkez hatta 70 milyon insan


Bir Murad gitmişti fakat arkada daha binlerce Muradlar vardı.

Zelihalar anneler, babalar ve öksüz kalan cocuklar

Zor acıydı cok zor ama bu vatan için bu can feda idi.

Bu vatanın ne kimseye vereceği bir milim toprağı ne de kimsenin toprağında bir milim gözü vardı.

Bu vatan Şanlı osmanlı ortusunun VE ATA'nın ÖNDERLĞİNDE , şanlı Osmanlı TORUNLARIYLA sesleriyle kazanılmıştı.

Ve kimseye de verilmeyecekti.

Ve bir kez daha bağırdı Zeliha

ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ



BU VATAN BÖLÜNMEZ BÜTÜNDÜR!!!

29/10/2007 · Kategori: sehitler


Fotoğraf Malatya'daki kutlamalardan... İlk kez bir resmi geçitte tankta bir kız çocuğu yer alıyor. Asker bu bayramı çocukları ile birlikte kutluyor.... Anıtkabir'deki kutlamalara da çok sayıda subayın çocukları ile birlikte gelmesi dikkat çekti. Fotoğraf : Ensar Özdemir (A.A.)


Bu fotoğraf da Sivas'tan... Subaylar bu kez bir başkaydı. Onlarda bayrama ellerinde bayraklarla geldi...
Fotoğraf : İsa Sansar (A.A.)


Komutanların askeri gecidi selamlamalarına hayran oldu. Sonunda dayanamayıp, protokolün önüne geçti ve o da selama durdu. Beş yaşındaki Kaan Koçman, Kocaeli garnizon komutanı Korgeneral Metin Yavuz Yalçın'ın önünde böylesine ciddi ve vakurdu...
Fotoğraf : Tahir Turan Eroğlu


Kayseri'den askerleri hayranlıkla seyreden bu küçük asker objektiflere takıldı. Onu özel kılan ise silahının ucuna taktığı güldü...
Fotoğraf : Tevfik Işık (A.A.)



Kocaelinde bir koca gazi tören alanını işte böylesine kararlı ve vakur adımlıyordu. Sanki "biz daha ölmedik" der gibiydi...
Fotoğraf : Tahir Turan Eroğlu (A.A.)


Başında beyzbol şapkası alnında "Şehitler ölmez vatan bölünmez" yazan bir bant... Adana'dan gelen bu fotoğraf teröre verilen en güzel yanıtlardan biri... Fotoğraf : Aykut Unlupınar (A.A)


Edirne halkıda Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına bu yıl çok özel duygularla katıldı. Bayraklarla sarılan bu beden, "Vatan bölünmez" diyordu...
Fotoğraf : Ebru Atar Özmen (A.A.)


"Başıma taç ederim bayrağımı, giderim Atamın izinden" diyen bu eski toprak Adana'dan tüm yurdu selamlıyordu...
Fotoğraf: Aykut Unlupınar (A.A.)

BU UNUTULUR MU!!!

5/10/2007 · Kategori: sehitler

BU UNUTULUR MU?????!!!!!!!!!!

BU UNUTULUR MU ?
(Ama malesef unuttuk...)

Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan
Seydibeşir Usare Kampı'na
hapsedildi.

Kampın tam adı, 'Seydibeşir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı' idi. Bu kampta, 1918'de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12Haziran 1920'ye kadar
iki yıl boyunca
her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise
Ermeniler
idi...

Kamptaki, Türkçe bilen
Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları
, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savaş bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu. Çünkü, olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı... Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde
krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözler yanmıştı
...

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz
kör oldu. Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM'de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin
vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması için TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabii ki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işi de unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar...

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması...



ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK

« Önceki ::